Hakikatin nerede temellendirildiği, insanın kendisini ve kurduğu siyasal düzeni nasıl kavradığını da belirliyor. Üzeyir Tekin, "Medeniyetlerin Aynasında İnsan ve Hakikat'te" bu ilişkiyi farklı medeniyetlerden seçilmiş on altı düşünür eşleşmesi üzerinden inceliyor. Şüphe, benlik, varlık ve ahlâk soruları, her düşünürün içinde yetiştiği inanç, tarih ve kavram dünyasıyla birlikte özgül anlam kazanıyor.
Gazâlî'de duyuların ve aklın güvenilirliğini sarsan şüphe, yakîn ve ilahî nurla aşılıyor; Descartes'ın yöntemli kuşkusu cogito ve aklın apaçıklığına ulaşıyor. İbn Haldun tarihsel hareketi asabiyetin yükselişi ve çözülüşüyle açıklarken Marx üretim ilişkileri ve sınıf çatışması üzerinde duruyor. Bu açıklamalar, düşünürlerin insan ve toplum hakkındaki kabullerini kendi bağlamları içinde açığa çıkarıyor.
Kitap, fikirlerin bir medeniyetten diğerine aktarılırken geçirdiği dönüşümleri izliyor. İbn Sînâ'nın Aristotelesçi mirası zorunlu ve mümkün varlık ayrımıyla yeniden kurması bunun somut örneğini oluşturuyor. Karşılaşmaların sonunda Doğu ve Batı, kendi içlerinde çoğul düşünce havzaları olarak beliriyor. Geriye, farklı hakikat anlayışları arasında anlamlı bir konuşmanın hangi düşünsel şartlarda kurulabileceği sorusu kalıyor.