Yine ağır ve bulutluydu gökyüzü. Hafif hafif sallanıyordu kuru dallar tül perdenin arkasında. Bu sene bitesi yoktu kışın. Teslim almış, esir etmişti hepimizi. Karanlık bir ruhu vardı sanki, mutsuzluk tozu üfürüyordu üstümüze. Dertlerimiz, kederlerimiz birer ejderha gibi büyüyordu içimizde her geçen gün. Güneşli günlerin, tomurcuklanmış dalların ve gelincik tarlalarının düşüyle sürgün olmuştuk bozkıra. Öfkeli bir yüz bakıyordu sanki yüzümüze. Nereye çevirsek gözlerimizi, onun kararlı gözlerini görüyorduk baktığımız her yerde. Yemeğe bandığımız her lokma ekmek, okuduğumuz her cümle, birbirimize ettiğimiz her söz, kül olup dökülüyordu lezzetine varamadan. Borcumuz vardı, ödeyemiyorduk; seviyorduk, kavuşamıyorduk; öfkeleniyor, haykıramıyorduk; yemin etmeden inandıramıyorduk kimseyi söylediklerimize. Zaman, çoktan anlamını yitirmiş, birinin hatırlattığı, geçmişteki olayların adı olmuştu aynı yeknesak işleyişiyle. Gün içinde, bir akrep geçiyordu yelkovanı, bir yelkovan akrebi. Işıklar yanıyordu sonra, sokaklar boşalıyordu. Bütün o huzursuz ve günaha batmış hengâme, tekinsiz bir dinginlikle yok olup gidiyordu gecelerin dondurucu sessizliğinde. İşte o zaman egemen karanlık ruhu kışın, neredeyse görünür bir belirginlikle, perdeleyip parlayan yıldızları çöküyordu yakın göğün üzerine. Yataklarımıza kadar, bizi nefessiz bırakana kadar... Uykuyla uyanıklık arasında, dişlerimizle birlikte kilitleniyordu okumak istediğimiz dualar da. Üstümüzde kudretli bir ağırlık... Gözlerimiz sıkı sıkıya kapalı... Korkuyorduk, çok korkuyorduk ondan. Onun üzerimizdeki ağırlığı karanlıkta...