Yeşil bir yağmur yağıyor şehrin üstüne. Serçeler acelesi olan vardiya işçileri gibi, vardiya işçileri kendilerine gür yapraklı bir dal arayan serçeler gibi sığınacak bir yer arıyor. Caddeler, dere yataklarına sığmayan taşkın suların baskınına uğramış gibi diz boyu su... Kimisi paçalarını sıvamış, kimisi ayakkabılarını çoraplarını çıkarmış, pantolonlarını, eteklerini yukarı doğru çemreyerek, omuzlarına aldıkları küçük çocuklarıyla derenin sularına meydan okurcasına sığınacak kuytu bir yer arıyor. Kadınlar çul çaput ellerinde ne varsa çocuklarını sarıp sarmalayıp örtüyor, yağmurdan koruyorlar. Bir öbek belediye temizlik işçisi, sığındıkları üstü kapalı bir alanda çenelerine dayadıkları süpürge saplarıyla konuşur gibi kendi kendilerine kaş göz işareti yapıyorlar. O an dışarıda kim varsa sığınacak bir yer aramanın telaşıyla bir yerlere koşuşturuyor. Bir kadın çocuğunu paylıyor, kolundan tutup sığınmak için gözüne kestirdiği bir dükkâna yöneliyor. Caddenin kaygısız tek müdavimleri sokak köpekleri... Anlaşılan onların hiç acelesi yok. Ara sıra kuyruklarını sallayarak yanından yöresinden geçtikleri insanlara "Amma da gülünçsünüz be, yağmurdan kaçılır mı hiç?" dercesine havlayıp sonra susuyorlar.